Genel

Danıştay’ın En Güncel Vergi Tekniği Raporu Kararı ve Hakkındaki Değerlendirmem

Okumaya geçmeden önce yazının en altında bulunan vergi tekniği raporlarının tebliği hakkındaki en güncel içtihadı okumanızı öneririm.

Vergi tekniği raporları hakkındaki tartışmalar uzun yıllardır devam etmektedir. Çok yakın zamanda biteceğini de pek sanmıyorum. Bu tartışmanın temelini oluşturan hadise vergi tekniği raporları hakkında yasal bir düzenlemenin bulunmamasıdır. Bu nedenle bir kısım idari tasarruflarda değinilen ve uygulamada genellikle sahte fatura düzenleme ve kullanma organizasyonlarında tanzim edilen vergi tekniği raporları ve etkileri hakkında gerek denetim, gerek idare, gerekse de vergi mahkemeleri nezdinde farklı görüşler ileri sürülmektedir. Dolayısıyla hukuki belirlilik ve güvenliğin olmadığı bu ortamdan en çok etkilenen mükellefler olmaktadır. Öngörülemez vergileme işlemlerinin telafisi zor sonuçları mükelleflerin şahsi hayatı ile ticari faaliyetlerinde sorunlar ortaya çıkararak hem idareye hem de yargıya olan güveni zedelemektedir.

Vergi tekniği raporunun vergi işlemleri açısından ne olup olmadığını anlatmaya gerek yok. Vergi ile az da olsa ilgilenenler arasında önemli bir denetim-tevsik aracı olduğu malumdur. Bu nedenle raporun mahiyetini, hangi durumlarda düzenlendiğini, hangi hususları ihtiva ettiği vs. konuları bir kenara bırakarak en çekişmeli konulardan birini teşkil eden, bu raporun tebliğ edilmemesinin savunma hakkına etkisine değinelim.

Vergi denetimi ile yetkili olanlar tarafından kaleme alınan bu raporları iki ucu keskin bir bıçak olarak nitelendirmemiz yanlış olmayacaktır. Çünkü vergi tekniği raporları hem hakkında düzenlenen kişileri hem de raporda dolaylı olarak bahsedilen kişileri doğrudan etkilemektedir. Bu raporlar, hakkında rapor düzenlenen kişiler için yazılacak vergi inceleme raporlarına veya alınacak takdir komisyonu kararlarına, raporda dolaylı olarak bahsedilen kişiler için ise nevzuhur vergi tekniği raporlarına delil kaynağı/veri ambarı olarak kabul edilmektedir.

Bunların dışında, vergi tekniği raporlarında dolaylı olarak bahsedilmesine rağmen doğrudan etkilenen mükelleflerin bir kısmının ise, hakkında vergi tekniği raporu düzenlenen mükelleften alış yapan ya da bu kişilere satış yapan mükelleflerden oluştuğunu söyleyebiliriz. Böyle bir tespit halinde bu mükelleflerin şahsi ve iktisadi hayatları namlunun ucundadır. Bir anda kendilerini ceza evinde bularak çok ağır vergi ve vergi cezası yükü altında kalarak itibarlarını yitirebilirler. Bu nedenle raporlarda dolaylı olarak yer verilse de aslında etki her durumda doğrudan sonuç doğurmaktadır.

Her iki grup mükellef için vergi tekniği raporundaki verilerin yakın, yoğun ve ağır olumsuz tesirlerinin olduğunu açıkladıktan sonra bu raporların tebliğ edilmemesinin savunma hakkını kısıtlayıp kısıtlamadığını inceleyelim. En kısa tabirle savunma hakkı adalet savaşında sahip olunan konvanyisonel bir silahtır. Silah ne derece etkili ve verimli ise adalet savaşını kazanmak o kadar kolay olacaktır. Bu nedenle silahın alıkonulması ya da hiç sağlanmaması diğer bir deyişle savunma hakkına erişimin kısıtlanması ya da engellenmesi savaşın seyrini negatif yönde etkileyebilir.

Bu açıklamalardan sonra, hakkında düzenlenen vergi tekniği raporunun mükellef hakkında yapılacak idari işlemlerle birlikte tebliğ edilmediği durumlarda savunma hakkının engellendiğini duraksamadan söyleyebiliriz. Bu yargıyı daha da ileriye taşıyarak, vergi tekniği raporunda dolaylı olarak bahsedilen mükelleflere bu raporların vergi mahremiyeti gerekçesiyle tebliğ edilmemesi de aynı gerekçe ile kabul edilemez. Çünkü vergi tekniği raporundaki verilerin kesin ve güncel olumsuz etkisinin önemi, mahremiyet ihlalinin muhtemel ve müstakbel etkisinden ziyadedir. Yeri gelmişken, vergi mahremiyeti bulunduğundan bahisle duruşmaların gizli yapıldığı yasalarda ön görülmemiş, vergi yargılaması uygulamasında ise görülmemiş bir hadisedir. Duruşmanın açıklığı ilkesi vergi mahremiyetinin korunması hakkından üstün ise, savunma hakkının bu ilkeden evleviyetle üstün olduğu söylenebilir. Bu nedenle gerek vergi tekniği raporundaki doneler doğrudan dikkate alınarak vergi inceleme raporu ya da takdir komisyonu kararı sonucu işlem yapılsın, gerekse de vergi tekniği raporunun dolaylı etkileri nedeniyle işlem tesis edilsin, vergi tekniği raporlarının şahsi ve iktisadi yaşımında olumsuz etkileri bulunan ilgililerine her durumda tebliğ edilmesi hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir.

Aşağıda bu konuda verilmiş en yeni tarihli görüşü ihtiva eden temyiz merci kararı mevcuttur. Karara göre vergi tekniği raporları ister davacı hakkında, ister ilişkili firma hakkında düzenlenmiş olsun tebliğ edilmemesi savunma hakkını kısıtlamamaktadır. Bu karara katılmamız mümkün değildir. Kararda bir yandan “Ana kural vergi tekniği raporunun ihbarname ekinde tebliğ edilmesi olmakla birlikte söz konusu raporun tebliğ edilmediği durumlarda mahkeme tarafından ara kararıyla istenmesi ya da re’sen idarece dava dosyasına sunulması üzerine davacı tarafından incelenerek, haklılığını ortaya koymaya yönelik delillerini ileri sürmesine imkan verilmek suretiyle, bu eksikliğin yargılama aşamasında mahkeme tarafından giderilmesi mümkündür.” denilerek savunma hakkı kapsamında olmayan bir itiraz hakkı ortaya koyulmuş ve bir yandan ise devamında “Mahkeme tarafından da istenilmesine rağmen idarece sunulmamasının söz konusu olabileceği hallerde ise bu durumun; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2’nci maddesi uyarınca, yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden hangisine aykırı düştüğü belirlenerek karar verilmesi gerekmekte olup yargılama aşamasında, mahkemece tesis edilmesi gereken “savunma hakkı”nın, idare tarafından sağlanmadığı gerekçesine dayanılamayacağı açıktır. ” değerlendirmesinde bulunarak yargılama aşamasında dahi idareye ihtiyari ve keyfi işlem yapma imkanı verilmiştir. Katılmasak da bu değerlendirme kararın bütünlüğü ve gerekçesi açısından tutarlıdır. Çünkü temyiz mahkemesi şunu çok iyi bilmektedir ki yargılama aşamasında vergi tekniği raporunun tebliğ edilmesi keyfiyetinin olmazsa olmaz kabul edilmesi durumunda; düzeltme, şikayet, kaldırma, uzlaşma gibi seçimlik hakların aktif şekilde kullanılabilmesi açısından da bu durumun geçerli olması gerektiğinden, vergi tekniği raporu tebliği ile savunma hakkı sebep-sonuç ilişkisinin vergilemenin hiçbir aşamasında hatta yargılama aşamasında dahi gözetilmemesi ve yargılama sonucuna etki etmemesi gerektiği ortaya konulmuştur.

Son olarak, 2577 sayılı Kanun’un 20. maddesindeki “Mahkemeler belirlenen süre içinde lüzum gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilirler. Bu husustaki kararların, ilgililerce, süresi içinde yerine getirilmesi mecburidir.” kuralı dikkate alındığında vergi tekniği raporunun yargılama makamına sunulmasının idarenin takdirine bırakılmasının bağlandığı sonucu bu açıdan da anlamak mümkün değildir. Bu zorunluluğun dikkate alınmadığı, başka bir deyişle vergi tekniği raporunun mahkemeye ve dolayısıyla davacının itirazlarının alınması için bilgisine sunulmadığı durumda, kararda yol gösterildiği üzere, “2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2’nci maddesi uyarınca, yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden hangisine aykırı düştüğü” hususunda mahkemelerin ne karar verileceği noktasında ise ben de merak içindeyim.

T.C.
D A N I Ş T A Y
VERGİ DAVA DAİRELERİ KURULU
Esas No : 2018/947
Karar No : 2018/910

Temyiz Eden : İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı

Karşı Taraf : … İnşaat ve Nakliyat Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi

İstemin Özeti : Davacı adına, takdir komisyonu kararlarına istinaden re’sen salınan 2009 yılına ait kurumlar vergisi, aynı yılın Ocak-Mart, Nisan-Haziran dönemlerine ait geçici vergi ile tekerrür hükümleri uygulanmak suretiyle kesilen vergi ziyaı cezaları davaya konu yapılmıştır.

İstanbul 5. Vergi Mahkemesi, 14.4.2014 gün ve E:2013/1013, K:2014/719 sayılı kararıyla; tarhiyatın dayanağı takdir komisyonunun atıfta bulunduğu vergi tekniği raporunun ihbarname ekinde tebliğ edilmemesinin esasa etkili bir şekil hatası olduğu ve davacının savunma hakkını kısıtladığı gerekçesiyle vergilendirmeyi kaldırmıştır.

Davalı idarenin temyiz istemini inceleyen Danıştay Üçüncü Dairesi, 11.10.2017 gün ve E:2016/4681, K:2017/6935 sayılı kararıyla; vergi tekniği raporu ihbarnameye bağlanarak davacıya tebliğ edilmemiş ise de ihbarnamenin tebliğinden itibaren dava açma süresi içinde vergilendirme işlemine karşı dava açılıp uyuşmazlık yargı merciine taşınarak idarenin bütün iddia ve işlemlerine karşı itiraz etme imkanı elde edilmesi ve vergi yargılamasında dava açma süresine eşit olan savunma süresinde davacının, idarece öne sürülen iddialara karşı savunmada bulunması imkanının varlığı karşısında, silahların eşitsizliği nedeniyle hak arama hürriyeti bağlamında savunma hakkının ihlal edildiğinden söz edilemeyeceği gerekçesiyle, işin esası incelenerek yeniden karar verilmek üzere kararı bozmuştur.

İstanbul 5. Vergi Mahkemesi, 25.4.2018 gün ve E:2018/855, K:2018/978 sayılı kararıyla; ilk kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçeyle ısrar etmiştir.
Davalı idare tarafından; vergi tekniği raporunun tebliğini zorunlu tutan herhangi bir düzenleme bulunmadığı gibi sözü edilen raporun davacıya tebliğinin vergi mahremiyetini ihlal edebileceği ileri sürülerek, ısrar kararının bozulması istenmiştir.

Savunmanın Özeti : Savunma verilmemiştir.

Danıştay Tetkik Hakimi : Tuğba KÖKMEN
Düşüncesi : Temyiz istemine konu ısrar kararının Danıştay Üçüncü Dairesinin kararında yer alan hukuksal nedenler ve gerekçe uyarınca bozulması gerektiği düşünülmektedir.

TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulunca, dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

Davacı adına, takdir komisyonu kararlarına istinaden re’sen salınan 2009 yılına ait kurumlar vergisi, aynı yılın Ocak-Mart, Nisan-Haziran dönemlerine ait geçici vergi ile tekerrür hükümleri uygulanmak suretiyle kesilen vergi ziyaı cezalarının kaldırılması yolunda verilen ısrar kararı davalı idare tarafından temyiz edilmiştir.

Hak arama hürriyeti doktrinde, idari, siyasal ve yargısal başvuru olmak üzere üçe ayrılmaktadır. İdari ve siyasal başvuru yöntemleri Anayasamızın 40 ve 74’üncü maddelerinde yerini bulmuşken, yargısal başvuruya ilişkin 36’ncı maddesinde, herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı merciileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu yolundaki düzenlemeyle, hak arama özgürlüğü; kişilerin yargı organları önünde davacı veya davalı olarak haklarını savunabilmek için başvurabilmesi ve bu organlar önünde adil ve hakkaniyete uygun bir şekilde yargılanma hakkının bulunması olarak tanımlanmıştır.
Uluslararası mevzuat bakımından ise ülkemiz açısından bağlayıcılığı bulunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde (AİHS), hak aramada yargısal başvuru yönteminin karşılığı, Sözleşmenin 6’ncı maddesinde, “adil yargılanma hakkı” başlığı altında düzenlenmiştir. Madde hükmüne göre herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.

Hukukun üstünlüğüne bağlı demokratik toplumun temel değerlerini yansıtan bir haklar ve ilkeler bütünü olan “Adil yargılanma ilkesinin” özünü, hakkaniyete uygun yargılama ilkesi oluşturmaktadır.

Yargılama sürecinin bizzat kendisinin sorgulandığı adil yargılanma ilkesinin hayata geçirilebilmesi, ilgililerin dava açabilme hakkına sahip olmasını gerektirmektedir. Bu yolla, hukuk yargılamasında tarafların (madde 6/1), ceza yargılamasında suç isnad edilen şüphelinin (madde 6/1,2 ve 3) usulden kaynaklanan hakları garanti altına alınmakta; yargılama süreci ve usulünün adil olup olmadığının denetlenmesi imkanı sağlanmaktadır.

Bu nedenle, adil yargılanmaya ilişkin iddiaların incelenebilmesi için yargılama sürecinde haklarına saygı gösterilmediği, karşı tarafın sunduğu deliller ve görüşlerden bilgi sahibi olamadığı veya bunlara etkili bir şekilde itiraz etme fırsatı bulamadığı, kendi delil ve iddialarını sunamadığı ya da uyuşmazlığın çözüme kavuşturulmasıyla ilgili iddialarının derece mahkemesi tarafından dinlenmediği veya kararın gerekçesiz olduğu gibi hususlarda; karara etkisi olacak unsurların değerlendirilmediği, eksik değerlendirildiği, ihmal ya da açıkça keyfi davranıldığı yolunda bir bilgi ya da belge sunulmuş olması gerekmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından bir yargılamanın adil olup olmadığı değerlendirilirken, bu usulsüzlüklerin, yargılamanın ileri aşamalarında giderilip giderilmediği konusu da incelenmektedir. (Miailhe – Fransa No.2) “Adillik” şartının, 6’ncı maddenin tüm diğer unsurlarından temel farkı, yargılamayı bir bütün olarak kapsaması ve kişinin “adil” yargılanıp yargılanmadığına ilişkin meseleyi sadece belirli bir hadise veya usul ihlali açısından değil tüm aşamalara ilişkin kümülatif bir analizle ele almasıdır. Bunun bir sonucu olarak bir aşamadaki kusur sonraki bir aşamada telafi edilebilir. (Monnell ve Morris / Birleşik Krallık, para.55-70)

AİHM, “hakkaniyete uygun yargılama” kavramından hareket ederek adil yargılamanın zımni gereklerini saptamıştır. Bu gereklerden en önemlisi Anayasanın 36’ncı maddesinde de açıkça ifade edilmiş olan “savunma hakkı”dır. AİHM’ye göre hakkaniyete uygun bir yargılamanın gerçekleştirilmesi için, yargılamanın yürütülmesi sırasında alınan önlemlerin, savunma hakkının yeterince ve tam olarak kullanılması ile uyumlu olması ( Ludi/İsviçre, B. No: 12433/86, 15/6/1992 §§ 49-50) ve bu hakların teorik ve soyut değil, etkili ve pratik olacak şekilde (Artico/İtalya, B. No: 6694/74, 13/5/1980 § 33) yorumlanması gerekmektedir.

“Hakkaniyete uygun yargılanma”nın diğer temel unsurları, yargılamanın “çelişmeli” olması ve taraflar arasında “silahların eşitliği”nin sağlanmasıdır. (Rowe ve Davis/Birleşik Krallık [BD], B. No: 28901/95, 16/2/2000, § 60) Çelişmeli yargılama ilkesi, taraflara dava hakkında bilgi sahibi olma ve yorum yapma hakkının tanınmasını ve bu nedenle tarafların yargılamanın bütününe aktif olarak katılmasını gerektirmektedir. Bu anlamda, tarafların dinlenilmemesi, delillere karşı çıkma imkânı verilmemesi, yargılama faaliyetinin hakkaniyete aykırı hale gelmesine neden olabilecektir. Silahların eşitliği ilkesinin tamamlayıcısı olan çelişmeli yargılanma hakkı, kural olarak bir hukuk ya da ceza davasında tüm taraflara, gösterilen kanıtlar ve sunulan görüşler hakkında bilgi sahibi olma ve bunlarla ilgili görüş bildirebilme imkânı vermektedir. (AYM B. No:2014/12348)

Silahların eşitliği ilkesi ise davanın taraflarının usuli haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamı taşımakta olup idari davalarda da bu ilkeye uyulması gerekmektedir. (AYM.B. No: 2013/1134, 16/5/2013, § 32)

Uyuşmazlığı; dava konusu ederek ya da şartların varlığı halinde idareye başvurarak çözüme kavuşturma hakkına sahip olanların, seçimlik haklarını dava açmak yönünde kullanmaları halinde; idareye başvurma ve uzlaşma, ceza indirimi v.b. gibi uygulamalardan yararlanma imkanının kısıtlandığını ve bu durumun adil yargılanma hakkı ile buna bağlı savunma hakkına engel teşkil ettiğini söylemek mümkün değildir. Zira, yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere adil yargılanma hakkı ve bu hakkın bünyesinde barındırdığı diğer haklar, açılmış ve görülmekte olan bir davada kullanılabilecek niteliklere sahip olup, mahkemece yerine getirilen yargılama faaliyetinin bu ilkelere uygun olup olmadığının, istinaf/temyiz mercii; bireysel başvuru yolunun kullanılması halinde ise Anayasa Mahkemesi/AİHM tarafından denetlenmesini sağlayan araçlardır.

Uygulamada, genellikle vergi tekniği raporuna atıfla düzenlenen vergi inceleme raporları ve/veya takdir komisyonu kararlarının tebliğ edildiği ancak, tarh nedenini, matrahın bulunuş yöntemini ve tarhiyatın dayanağına ilişkin bilgi ve belgeleri gösteren vergi tekniği raporunun tebliğ edilmediği görülmektedir. Ana kural vergi tekniği raporunun ihbarname ekinde tebliğ edilmesi olmakla birlikte söz konusu raporun tebliğ edilmediği durumlarda mahkeme tarafından ara kararıyla istenmesi ya da re’sen idarece dava dosyasına sunulması üzerine davacı tarafından incelenerek, haklılığını ortaya koymaya yönelik delillerini ileri sürmesine imkan verilmek suretiyle, bu eksikliğin yargılama aşamasında mahkeme tarafından giderilmesi mümkündür. Mahkeme tarafından da istenilmesine rağmen idarece sunulmamasının söz konusu olabileceği hallerde ise bu durumun; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2’nci maddesi uyarınca, yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden hangisine aykırı düştüğü belirlenerek karar verilmesi gerekmekte olup yargılama aşamasında, mahkemece tesis edilmesi gereken “savunma hakkı”nın, idare tarafından sağlanmadığı gerekçesine dayanılamayacağı açıktır.

213 sayılı Vergi Usul Kanununun 30’uncu maddesinde; re’sen vergi tarhı, vergi matrahının tamamen veya kısmen defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanılarak tespitine imkan bulunmayan hallerde, takdir komisyonları tarafından takdir edilen veya vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlarca düzenlenmiş vergi inceleme raporlarında belirtilen matrah veya matrah kısmı üzerinden vergi tarh olunması şeklinde tanımlandıktan sonra maddenin devamında, re’sen tarh nedenleri sayılmış; 31’inci maddesinin 8’inci bendinde, takdir kararlarında takdirin müstenidatı ve takdir hakkında izahat bulunması gerektiği belirtilmiştir.

Dava konusu tarhiyat, takdir komisyonu kararına dayandığından, uyuşmazlık hakkında karar verilebilmesi için öncelikli olarak davacı hakkında, dönem matrahının re’sen takdirini gerektiren hukuki sebeplerin bulunup bulunmadığının ortaya konulması gerekmektedir. Re’sen tarh sebebinin varlığının tespiti halinde ise vergilendirmeye esas alınan tarh matrahının hukuka uygun olup olmadığı yönünden yapılacak inceleme ve değerlendirmede varılacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken; savunma hakkının kısıtlandığı gerekçesiyle tarhiyatın kaldırılması yolunda verilen kararın bozulması gerekmiştir.

Açıklanan nedenlerle, temyiz isteminin kabulü ile İstanbul 5. Vergi Mahkemesinin, 25.4.2018 gün ve E:2018/855, K:2018/978 sayılı ısrar kararının bozulmasına, yeniden verilecek kararda karşılanacağından, yargılama giderleri hakkında hüküm kurulmasına gerek bulunmadığına, kararın tebliğ tarihini izleyen on beş (15) gün içinde Danıştay nezdinde kararın düzeltilmesi yolu açık olmak üzere, 14.11.2018 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

X – KARŞI OY

Temyiz dilekçesinde ileri sürülen iddialar, dayandığı hukuksal nedenler ve gerekçe karşısında vergi mahkemesi kararının bozulmasını gerektirecek nitelikte bulunmadığından, istemin reddi gerektiği oyu ile karara katılmıyoruz.

XX – KARŞI OY

213 sayılı Vergi Usul Kanununun 34’üncü maddesinde ikmalen ve re’sen tarh edilen vergilerin ihbarname ile ilgililere tebliğ olunacağı; 35’inci maddesinde, takdir komisyonunun kararı üzerine tarh edilen vergilerde kararın ve re’sen takdiri gerektiren inceleme raporunun birer suretinin ihbarnameye ekleneceği; vergi incelemesinde uyulacak kuralların düzenlendiği 140 ve 141’inci maddelerinde ise vergi incelemesine başlanıldığı hususunu içeren bir tutanak ve inceleme bitince de, bunun yapıldığını gösteren bir vesikanın nezdinde inceleme yapılana verileceği ve inceleme esnasında lüzum görülen hallerde, vergilendirme ile ilgili olaylar ve hesap durumlarının ayrıca tutanaklar ile tesbit ve tevsik olunabileceği, ilgililerin itiraz ve mülahazaları varsa bunların da tutanağa geçirilmesi suretiyle tutanakların bir nüshasının mükellefe veya nezdinde inceleme yapılan kimseye bırakılmasının mecburi olduğu hüküm altına alınmıştır.

Bu mevzuat hükümlerine göre, takdir komisyonu kararına dayanılarak yapılan tarhiyatlarda davacı nezdinde herhangi bir inceleme yapılmaması nedeniyle, takdir komisyonu kararında tarhiyatın yapılma nedenine ilişkin herhangi bir açıklamaya yer verilmediği takdirde, mükellefler işlemin sebep unsurundan haberdar olmamaktadırlar. Bu durum ise uzlaşma veya dava hakkının gereği gibi kullanılmasını engellenmekte olup, takdir komisyonu kararının dayanağı vergi tekniği raporunun ihbarname ile birlikte tebliğ edilmemesi, davacı hakkında tesis edilen işlemi hükümsüz kılacak nitelikte esasa etkili bir şekil hatası oluşturacaktır.

Olayda, davacı adına yapılan tarhiyata esas teşkil eden takdir komisyonu kararının dayanağı olan vergi tekniği raporu doğrultusunda cezalı tarhiyatın yapıldığı ancak, raporun davacıya tebliğ edilmediği anlaşılmaktadır. Vergi tekniği raporunun tebliğ edilmemesinin, dava konusu tarhiyata ilişkin ihbarnameyi hükümsüz kılacak nitelikte esasa etkili bir şekil hatası oluşturması nedeniyle, tarhiyatın kaldırılması yolunda verilen ısrar kararında sonucu itibarıyla hukuka aykırılık bulunmadığından, temyiz isteminin açıklanan gerekçeyle reddi gerektiği oyu ile karara katılmıyorum.

Vergi Yargılama Uzmanı

https://vergiyargilamahukuku.com/hakkinda/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s